22 Kasım 2009 Pazar

ikiye bölelim, hepsi benim olsun.

iki çocuk vardı, paylaşırlardı her şeylerini. birisi daha çok küçüktü, tüm saflığıyla ve tatlı bencilliğiyle. öbürü ise paylaşmayı bilebilen. renkli plastik bileziklerinden istedi küçük kardeş, bir tane sadece. altı bileziğin üçünü verdi kardeşine, yarısı onun yarısı benim.


ama anladım ki o gün ben hiç öyle olamadım. maddi eşyalarımı değil, paylaşması kolay olan kalbimi bile paylaşamadım, kimseye diyemem ben, bak bu benim sevgim, yarısı senin, yarısı benim.

gidiyor musun?

"Neden? Benleyken bile ona baktığın gibi bakmadın bana, gözlerinde bir ışığın çaktığını göremedim ona baktığında olduğu gibi. Her bakışında yüzüne sana 'korkak kahraman' diyen birinin, kalbin acıyordu biliyorum. Ama benleyken neden bana böyle olamadın, neden?" diye hıçkırarak sordu kız meraklı gözleriyle. Ağlayan gözleri katıksız bir nefrete ilerliyordu.

"Ben hiç 'seninle' olmadım ki."

kimse yeterince bencil olamıyor.

bencil olmak içi tek bir nefese sahip olmak gerekli çünkü. oysa ki biz telaşlı dakikalar içinde, çocukların gülümsemeyi unutan güneşi çizişlerinde, bakışlarımızda ve hatta görüşlerimizde, hep birden fazla kişiyiz. ruhlar karması gibi, kendimiz ve başkaları olarak yaşıyoruz. iki yüzlülük değil bu aslında, çok yüzlülük. o kadar ki; şizofrenik saplantılar bile masum kalıyor acıtan benliklerimiz arasında.


bencil olamıyoruz bu yüzden, aslında bir şeyi kendimiz için istediğimizde, hangi kendimize adadığımızı bilemiyoruz bu somutluğu. kendimiz mutlu oluyor, kendimiz kırılıyoruz sonunda. yararsız bir oyun oynuyoruz hayatla.

bu yüzdendir ki; bencil olan kişiler henüz oyuna başlamamıştır, henüz hayat ya yoktur onlar için, ya da bir makasla kesmiş, yok edip kanatmışlardır ruhunun türevlerini, onların dünyalarını kesip çıkarmıştır ameliyat masasında. ve son nefesini kafesinde vermiştir bilincin. kendin olduğunu bilmenin, ve ölümü paylaşamamanın bilinci; onlar için öyle bir uyuşturucu ki ölüm, ne vazgeçebiliyorlar, ne de paylaşabiliyorlar sevgili sonlarını, asla, kimseyle.

di'li geçti zamanımın

görülmüş geçmiş zamana adandı hikayelerim. aslında onlar yoktular, olmalarını ben istedim. ve varmışlar gibi, özenle baktım onlara, incitmedim. ama onlar beni hep incitti, biliyor musun?

bir fotoğraf karesindeki görünmeyen yüzlerdi onlar. sağ tarafta kalmış, rüzgardan eğrilen bir ağaç, bacası tüten bir ev, önde yürüyen iki mutlu yüz. ve bana kalan sel gibi yağmurlardı fotoğraf karesinin içinde. güneşin parlak yüzü değil, ayın soğuk nefesiyle görürdüm ben.

ama işte o karede olmayanlar hayallerimdi benim. bazen birilerinin ruhunda hayat bulmak, bazen ab-ı hayat içmiş gibi sonsuz olmak isterdim. ama biliyordum, sonsuza kadar yaşasam mutsuz olacaktım ben. sonsuzluk içindekileri vermeyecekti, sevgileri saklayacaktı kendine. bencildi o, adanmışlığın a'sından habersiz. ve aşkın yüzsüzlüğünden.

hatta hatırlardım olamayan anılarımı. film gibi, siyah beyazdılar, dokunamadım. bende aşık olurdum kendi filmimde, kendi kitabımda baş kahraman, kendi zihnimde tutku selinin sahibi. ama bunlar hep dışında kaldı fotoğrafın.

ben aşık olurdum eskiden, kalbim yağmurla ıslanmadan önce. bu kadar hissiz değildim ben, sel götürmeden önce o fotoğrafta çıkmayan iki mutlu yüzü. evet, ben aşık olurdum eskiden, kabuslarımda gördüğüm, en korkulu anlarımda aydınlığa açılan bir kapı bulan adama.
ve sonra gitti o, yağmurları da aldı, gitti bir gün.
kayboldu.
ve hikayelerimde gitti, fotoğrafla beraber. saklı olan düşlerim yok oldular.

gözyaşlarımı alamadan,

gitti o.

bilmem ki nasıl,

anlatmalı beni.


çünkü ne kadar anlatırsam,

o kadar kötü bir izlenim olacak zihinlerde.

ne kadar resmedilse de,

tablo dışına çıkamayacak hayaletim.

gözleri hep dünyayı izleyen,

küçük bir hayalet.

ben.


nasıl göremedim,

hissedemedim,

nasıl bilemedim?

bir girdaba bile bile atlayışım,

adrenalin tutkusundan değildi.

ve ben sevmezdim bile suyu,

şelalenin arkasında,

buğulu düşlerimi gördüm,

gözlerim miydi yoksa buğulu olan?

ve eskiye bir özlem gibiydi,

sudaki sis.

geri dönemiyor,

saklayamıyor,

sadece biliyordum orada olduğunu.

burası küçük bir yer,

bir şelale, bir kaç ağaç

ve bir de umudum için kesilen nefeslerimle ben.

ufku göremeyeceğim belki ama,

perdelerini aralayıp tepedeki güneşin,

adımlarımı atabilirim sonsuzluğa.

çünkü gülümsemeler,

orada bekliyor beni.

kırmızı bir şarap ve mum ışığı,

bir tutku saplantısı.

oysa ki güneşin içinde bir günün yerini

hangi alkol unutturabilir ki?

ne kadar da

..narindi sevgin. kibarlıkla süslenmiş bir fiyonk vardı aşkının paketinin üzerinde. ona verdin kırmızı paketi, açtı o da bir efsaneyi. kimsenin görmediğini gördü o aşkının paketinde. küçük kırmızı kutu, çekmecende kilitler altında gizlediğin, anahtarını kasalarda sakladığın, açmamak için defalarca kendinle çeliştiğin kutu, onun elindeydi. ve içindeki kalbin. coşkuyla karışmıştı kanının kokusu, ağzından çıkacak tek bir söze bakıyordun sanki.


çanlar senin için çalmıyordu ne yazık ki, attı önemsiz bir biblo gibi kalbini, yıllarca sakladığın ve yanlış kişiye verdiğin o en değerlini. gitti kızıl kadın, arkasına bile bakmadan bıraktığı cam kırıklarının adamın zihninde.

arkadan geldi badem gözlü kadın, çıkardı bir mavi kutu, verdi ona. ne bir süsü vardı, ne bir abartısı. sade, masmavi bir kutu.

"al." dedi.

"bende senin gibi kalbimi rehin tuttum, nefesini bile aldırmadım ona tutkunun. ama sen nasıl değiştiysen, bende sana karşı öylesine değiştim. açtım kapılarımı, o güvenli sandığım kalemin içinden aldım kalbimi, kendine güvendiğini sandığım, zavallı savunmasız kalbimi. sana vermek için. çünkü kızıl düşler peşindeyken sen, o kapıların ardında senin için atıyordu, sense hayatını uçurumdan savuruyordun, dal bulamayacağını sanarak.

al, o senin artık. biraz acıyor gördüklerinden dolayı ama, işini görür hissetmek için. çünkü o artık başkasının olamaz o seni sevdiği için, öyle bir aitlik ki bu; bana bile karşı çıkıyor. şimdi senin özgürlüğün var, benimse sana gözü kör bir esaretim."

"Seni

hep seveceğim." dedi çocuk. "Sabah uyandığımda, sonraki sabah ve sonraki sabah. Nefes aldığım süre boyunca."


Kız ise berrak gözlerle baktı;
"Beni hiç sevmeyeceksin. Hatta sabaha kadar bile. Çünkü sabah güneşi başka biriyle doğuracaksın, ve ufka baktığın başka biri olacak. Ben ise seni bekleyeceğim, tutkunun bana dönmesini, aşkını kazanabilmeyi, ve kimse olmadan benim gözlerime bakabilmeni.

Parfümünün kokusu burnumda tütecek, sana sarılabilmek, o içimdeki yokluğu bastırmak için dudaklarını dudaklarımda hissetmek isteyeceğim. Şüphe duymadan izlemek isteyeceğim seni. Ama olmayacak, biliyorum.

Ben seni kendime acı çektireceğimi bile bile sevemem, şimdi yaptığımdan ötürü acı çekeceğimi bilsem de, hiç bir zaman gözlerine dalamamanın, o maviliğin içinde özgürlüğümü aşkın diliyle tadamamanın acısı kadar büyük olmayacak hiç bir şey.

Sen beni sana göre hep seversin, ben seni bana göre hiç. "